Site Haritası
Kur'an-ı Kerim
Hadis-i Şerif
Hz. Mevlana
Eserleri
Bahâeddin Veled
Seyyid Burhaneddin
Şems-i Tebrizi
Selahaddin Zerkubî
Sultan Veled
Hüsâmeddin Çelebi
Hz.Mevlâna Dergâhı
Sema
Adab ve Erkan
Yolun Mertebeleri
Çelebilik
Mevlevi Ayinleri
Mevlana İhtifalleri
Akademik
Yükle
Hizmeti Geçenler
Mesnevi Sohbetleri
Mesnevi Hikayeleri
Fihimafih Okumaları
Duyuru&Etkinlik
Haberler
Semazen Video
Semazen Radyo
E-Kart
Projelerimiz
Foto Galeri
Soru ve Cevaplar
Linkler
Evrad-ı Şerif
KONYA
Dinletiler
Ney Nağmeleri



 

Google

Kur'an-ı Kerim

Dinleyelim

Hz. Mevlânâ'nın eserlerinden hangisini okudunuz?
Mesnevi
Divan-ı Kebir
Fihimafih
Mecalis-i Seba
Mektubat
Birkaçını
Hiç Birini
 
Röportaj

Cemalnur Sargut ile Aşk Üzerine

"Önemli olan neticede Ahlak-ı Muhammediye'yi kazanmak olmalı. Aksi takdirde okuduklarımız sırtımızda yük olur Allah korusun."

27 Mays 2009

Ropörtaj: Nihal Gürsoy

Cemalnur Hanım, Mevleviliği son derece iyi bilen ve yaşayan biri olarak "Mevlevi Muhip'liği" nedir? "Mevlevî Dervişi" olmak nedir? Bu konuları bizlere açıklayabilir misiniz?

Estağfurullah. Şöyle söyleyebiliriz. Muhiplik kelimesi, muhabbetten, sevgiden kaynaklanıyor biliyorsunuz, o yüzden "Mevlevi Muhip'liği", Mevleviliğe yakın durmak, sevgi beslemek anlamında kullanılıyor, fakat henüz konunun içine tam girilmemiş olduğunu da gösteriyor. "Derviş" olmamış henüz, Derviş olmak için birtakım eğitimlerden geçmeniz gerekiyor. Eskiden biliyorsunuz çok daha tarikat adabıyla yapılıyormuş bu eğitim. Bu yola girdikten sonra sıkıntılarla, dertlerle, belâlarla nasıl uğraşacaksınız, onları nasıl karşılamanız ve yorumlamanız gerekiyor anlayışıyla yaşanıyormuş bu süreç.

Herkes sıkıntı ve dert yaşıyor ama Derviş olduğunuz zaman, o sıkıntı ve belâların hakikatini, iç yüzünü gösteriyor hocanız size. Böylece hem o süreç anlam kazanıyor sizin için, çünkü olayı anlıyorsunuz hem de kavrayabilmek için daha yukarıdan bakıyorsunuz hadiselere, böylece daha kolay atlatıyorsunuz olayları.

Tam Derviş olmak için, tam terbiyeye girmek lâzım. Onu o kadar güzel anlatmışlar ki "mürşidin önünde ölü gibi yatmak" diye. Burada çok büyük bir yanlış anlaşılma oluyor çoğu zaman. Zannediyorlar ki böyle bir tutum insanı şahsiyetsiz yapar. Oysa ki gerçek bir Mürşit, insanı şahsiyetsiz yapan tüm davranışlardan kurtaran kişidir. İnsanın yalan söylemesi, kindar olması, başkalarına üstten bakması yani kibir içinde olması, tembel olması... Sonra, başka birinden nefret etmesi ve buna göre davranması, öfke ve asabiyet içinde olması şahsiyetsizliktir aslında.

Mürşit ise, insanı tüm bu şahsiyetsiz ve hürriyetsiz davranışlardan kurtaran kişidir, Mürşid'in bir beklentisi yoktur. Yani, benim emrimde olsun, el ayak öpsün gibi beklentiler Mürşid'in işi olamaz. Burada el-ayak öpmenin mânâsı Mürşid'in sözünü dinlemek olarak alınsa dahi, gerçek bir Mürşid, sözü dinlenmediğinde tepki gösteren, kızan kişi değildir.

Meselâ ben, Hocam'la yetişirken Hocam'ın benim görmediğim ve bilmediğim şeyleri görme ve bilme durumunda olduğunu farkettim. O zaman ona itibar ediyorsunuz, geçirdiğiniz tecrübeler size bunu gösteriyor. O zaman ona biat ediyorsunuz ama bu biat onun şahsına değil, eğer öyle olursa putperest olursunuz zaten, Allah korusun. Onun öğrettiği ilme iman ediyorsunuz. Sizin önünde ölü gibi olduğunuz, onun öğrettiği ilim, dolayısıyla Allah'ın önünde ölü gibi oluyorsunuz. Bir adamın veya bir kadının önünde değil.

Bu bilinçle yaşanan tecrübelerle siz tekâmül ediyorsunuz. Muhib'de "keşke olsam" var, makam yok o yüzden.

Hz. Mevlâna'nın yaşamını ve eserlerini araştırmak, öğrenmek isteyenlere nasıl bir yol izlemelerini öneriyorsunuz?

Bence, acizane görüşüm şudur ki; Mesnevi, Kuran'ı Kerim'i en güzel anlatan kitaptır. Kuran'da da biliyorsunuz çeşitli hikâyelerle hakikatlerin bize öğretilmesi vardır.

Meselâ Yusuf Sûresi'nden bahsedelim, beni en çok etkileyen surelerden biridir. Anlamı üzerinde düşünüp, araştırdığınızda; Yusuf'un "Gönül" anlamına, Yakub'un "Ruh" anlamına geldiğini ve Yusuf'un beni, bana anlattığını görüyoruz. Yani anlamının içinde daha derin anlamları da içerir. İşte Mevlâna'nın da bu tip hikâyelerle bizi, bize anlattığını görürüz. En güzeli şerhli (açıklamalı) Mesnevi okumaktır. Mevlâna, Mesnevisi hakkında "herkes, beni kendi idrâkince anlar" demiştir. Tabii ki şerhli Mesnevilerin de çok çeşitli olduğunu görüyoruz. Kenan Rufâi'nin şerhli Mesnevi'si dünyanın en iyi dört şerhinden biridir.

Mesnevi'de sıkça sözü geçen kavramların açıklamaları vardır şerhlerde. Meselâ, Padişah ruh'tur. Cariye-nefis'tir gibi hadiselerin iç mânâlarını açıklar ve böyle bakmayı öğretir.

Belki de sizin bize yapacağınız en büyük lütuf anlaşılması ve anlatılması gereken en önemli husus şudur ki: Mevlevilik, Rufailik, Kadirilik v.b. bunlar birer felsefe değildir. Bunlar birer yaşam biçimidir. Kitaplar okuyup anlatmak onların içindeki bilgileri yaşamadıktan sonra hiçbir anlam ifade etmez. Şöyle bir örnek vereyim bunun için. Eskiden Hz. Muhammed zamanında, Sahabe oturur, bir âyeti ezberler ve bu âyeti yaşantısında aynen uygulamaya geçirmeden ikincisini ezberlemezmiş. O nedenle, altı-yedi âyet bileni parmakla gösterirlermiş, "ne mübarek adam" diye, "ne mükemmel insan" diye.

Mesnevi de böyle bir kitaptır. Mesnevi'yi uygulamak lâzım, yaşamak lâzım. Mevlâna, kendisi de söylemiştir, "Mesnevi, avam içidir" diye ekleyerek de, iç mânâyı çok iyi görebilenlerin okuması gereken kitap olduğunu işaret etmiştir.

Divan-ı Kebir'i çok iyi bilmek lâzım, çok iyi anlamak, üzerinde tefekkür etmek lâzım. Mevlâna, Şems'in ilk gidişinden sonra yazmaya başlamıştır ve çok özel bir kitaptır. Onda Şems'i de bulursunuz, Zerkubiyi'de bulursunuz, Mevlâna'nın hakikatini de bulursunuz. Tabii yine de söylüyorum okuyana bağlı bütün bunlar. Önemli olan neticede Ahlak-ı Muhammediye'yi kazanmak olmalı. Aksi takdirde okuduklarımız sırtımızda yük olur Allah korusun. Bir öğretmen nezaretinde, bir yol gösterici nezaretinde, hayata geçirerek, yaşantımızda uygulayarak öğrenmek ve okumak çok yararlı olur.

Kuran'ı Kerim de, Mesnevi de kendilerine mahsus enerjileri olan kitaplardır. Bir süre sonra sizinle konuşmaya başladıklarını, size cevap verdiklerini görürsünüz. Tabii bunun olabilmesi için kitapla tam bütünleşmeniz gerekir.

Bu her şeyde böyledir, otomobil kullanırken de eğer onunla tam bütünleşirseniz, arabaya hakim olursunuz. Çekinir, korkarsanız iyi kullanamazsınız. Neyle bütünleşirseniz, onunla bir olursunuz, ikiliğin kalktığını görürsünüz.

Bugünün globalleşen dünyasında yaşıyoruz hepimiz ve bunun neticesinde sürekli değişmekte olan formlara uyum sağlamak, maddi ve manevi konularda yeniliklere açık olmak durumundayız. Hem kendi öz değerlerimize sahip çıkıp, hem de yeniliklere açık olarak dengeyi nasıl sağlayacağız? Bunun için ne gibi önerileriniz var?

Kenan Rufai, Tasavvufta bunun için şöyle iki reçete veriyor bizlere. Birincisi, diyor ki: "İnsanın üç tip gözlüğü vardır. İlki yakını gören gözlüktür ki, sadece dünyayı gören insanlar takar."

Mevlâna, bu insanların şaşı gördüğünü söyler.

"İkincisi, uzağı gören gözlüktür ki; bunu da sadece diğer âlemle meşgul olanlar takar." Bazı içine kapanık dervişler, meczuplar böyledirler, sanki bu dünya'da yaşamıyorlardır. Ya hayal âlemindedirler ya da dünyadan habersiz bir biçimde öteki dünya'ya yönelik yaşıyorlardır.

"Gerçek mutasavvıf ise; bu iki gözlüğü aynı anda takan kişiye denir" diyerek, bu dünyanın işleriyle, ilmiyle uğraşırken, Allah'la olan irtibatını muhafaza eden kişileri kasteder.

O zaman, ahlâkınızı, temel değerlerinizi, inançlarınızı koruyorsunuz zaten ama yeniliklere de açık oluyorsunuz. Bu gözlüğü taktığınız da, artık muameleniz karşınızdaki insanla değil, Allah'la oluyor. Negatif bir söz ya da olayla karşılaştığınız zaman buradan benim alacağım, öğreneceğim bir şey var mı diye düşünüyorsunuz. Bana bununla ne gibi bir mesaj iletildi diye anlamaya çalışıyorsunuz.

Bu insanı son derece pozitif yapan, rahatlatan ve tüm hastalıklardan da koruyan bir metotdur aslında ve modernliği de kabul ettiren bir zihniyettir. Çünkü sizi sürekli olarak yeniler bu davranış biçimi.

İkinci reçete ise çok önemli bir metodu içerir. Her devirde birleştiren yol, Allah'a giden yoldur. Ayıran, uzak tutan, kavgaya götüren, bölen yol ise Allah'tan uzaklaştıran yoldur.

İlim, birleştiriyorsa doğru bir ilimdir. Ayırıyorsa, orada bir hata var demektir. Bu ölçüyü koyduğunuz zaman doğruyu, yanlıştan ayırmak çok kolaylaşır. Tercihlerimize yön vermek çok kolaylaşır. Birleştiren, kucaklayan insanların peşinden gitmek lâzım. Kuralları, kalıpları yıkmanın yolu da buradan geçiyor.

Teşekkür ediyorum açıklamalarınız için. Birleştiren, kucaklayan insanların en güzel örneklerinden biri olan Hz. Mevlâna'yı daha yakından tanımak ve anlamak için sanıyorum Şems-i Tebrizi'den öncesini ve sonrasını öğrenmek gerekiyor. Bize kısaca Şems'den önceki ve sonraki Mevlâna'dan söz edebilir misiniz?

"Şems" kelimesi "Güneş" anlamına gelir ve Tasavvuf'ta Allah'ın mânâsı olarak yorumlanır. Hz. Şems'in ismi tesadüfi değildir. Son derece özel bir programdır.

Mevlâna Hazretleri, Şems gelinceye kadar, edinilecek her türlü bilgiye sahip olmuş, son derecede bilgili ayrıca manevi bir şahsiyetti.

Babası Bahaeddin Veled, Şeyh makamında bir Allah bilgisine ve Allah aşkına sahipti. Hocası Burhaneddin Tırmızî on yıl kadar bir süreyle Mevlâna ile yakından meşgul olmuş ve yetişmesinde çok büyük emeği olan bir zat'tır. Ayrıca bazı alimlerin, meselâ Feridettin Attar'ın, Hz. Hakim Senâî'nin kitaplarının da çok büyük etkisi var. Bunların yanında şahsi tecrübeleri var. Hıristiyanlarla uzun süre mağaralarda kapandığını biliyoruz. Musevilik adabını çok araştırdığını biliyoruz. Bu nedenlerle birgün coştuğunda şu sözleri sarfetmiştir Hıristiyan ve Musevilere: "İsa'yı tanımak istiyorsanız, gelin beni görün! Musa'yı mı öğrenmek istiyorsunuz? Gelin bana sorun!" Bu mânâlara da hakim, hakim-i mutlak olduğunu anlatan ifadelerdir bunlar. (Şems'den sonra)

Bu dünyada aşkı tam mânâsıyla yaşamadan ve öğrenmeden Allah'ı sevmek mümkün değildir. Öyle olsaydı Allah, o âlemden bu âleme indirmezdi bizleri. Çünkü orada zaten birlik içindeyiz. Burada oluşumuzun en önemli sebeplerinden birini mutasavvıflar; sevilen ve sevilenin oluşması olarak gösteriyorlar. Aslında, Şems, Mevlâna'ya gördüğü tecellinin Allah'a ait olduğunu öğretti. Mevlâna, Şems'de bunu gördü. Şems diye bir adam görmedi. Onun hakikatinde Peygamber'i gördü. Onun hakikatinde Allah'ı gördü. İşte o zaman sevmeyi öğrendi.

Kişiyi değil, kişinin mânâsını, kişinin hakikatini yani kişide Allah'ı sevmeyi öğrendi. İnsan, kişide yani hocasında, mürşidinde Allah'ı görüp onu sevmeyi öğrenince, o zaman yaratılmış her şeyi bu sevgiden dolayı hürmetle ve saygıyla seviyor. Bunu yaşadığım için de söylüyorum aynı zamanda. Şems'den sonra Selahaddin Zerkubi ve Hüsamettin Çelebi'nin Mevlâna'ya tesir etmesinin sebebi de aynı mânânın onlarda da gözükmesi ile alâkalıdır. Onun için de buyurmuştur ki: "Güneş battıysa ne oldu, ay çıkar; ay batarsa da ne olur? Yıldız var ya." Burada, o ışık, Allah'a ait tecelli her kimin bedeninden gözükürse, ben ona yakınım diyor.

Nitekim oğlu Sultan Veled'de de bunu görüyor. Tıpkı Hz. Muhammed'in kızı Fatma'da gördüğü gibi. Sultan Veled'de aynı hakikati görüyor ve ona "sırrımın sırrı" diyor. Onun için Mevlâna Hazretlerini tanımanın yolu, Şems'i de çok iyi tanımaktan geçer. Bunlar öyle silsilelerdir ki ancak bütünüyle incelenirse anlaşılabilirler.

Çok mütevazı olmasına rağmen coştuğu anlarda "Ben devrin Ahmed'iyim" yani Peygamberim diyor. "Ben Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim" diyor. Kâbe'yim diyor açık açık. Bu tam bir tecelli hali. Bunun olabilmesi için herkesi ve her şeyi sonsuz sevebilmesi lâzım. İnsanın bu iddialarda bulunabilmesi için kendinde hiçbir şeyin kalmaması lâzım. Şems, Mevlâna'yı bu seviyeye getiriyor işte. Yok olmuş, varolmuş ve tam Allah'ın tecellisi olmuş. Sonraki dönemlerinde ise artık bu seviyeye gelmiş bir insanın kendisini anlayabilenlerle paylaşmasıdır. Selahattin Zerkubi, Hüsamettin Çelebi bu kapıları açmış, biliyorsunuz Hüsamettin Çelebi bunu bir de kaleme dökerek Mesnevi'yi ortaya çıkarmıştır. Mesnevi bu paylaşımın ürünüdür.

Burada çok özel bir nokta vardır beni can evimden vuran, Allah bunu bütün mürşit torunlarına nasip etsin inşallah. Sultan Veled çok büyük bir Sultan biliyorsunuz, babası ona "sırrımın sırrı" diyor. Öyle olduğu halde, babası vefat eder etmez hemen Hüsamettin Çelebi'ye giderek "vazife sizindir efendim" diyor. Kendisi oğlu olmasına rağmen. O zaman, babadan oğula yürüyordu bu silsile. Mânâyı onda görerek, idrak ederek, yaptığı büyük vazifeye, hizmete hürmet ederek Hüsamettin Çelebi ölünceye kadar onun huzurunda, onun emrinde öğrencilik yapmıştır. Bu, Sultan Veled'in büyüklüğünü gösteren çok önemli bir harekettir. Sonra da biliyorsunuz kendisi başa geçti ve bütün Sema Âlemlerinin, Mevlevilik Tarikatı'nın kurucusu oldu.

Hz. Şems'den de biraz söz edebilir miyiz burada? Mevlâna'yı nasıl bu kadar etkiledi varlığıyla?

Hz. Şems çok büyük bir sultan'dı. Şems ve Mevlâna'nın özellikleri birbirinin zıddıdır. Bu nedenle de Mevlâna Hazretleri'ne çok tesir etmiştir. Hazreti Şems'de Celâl var, Mevlâna'da ise Cemâl. Cemâl ve Celâl bir arada olmadıkça Kemâl olmaz. İnsan-ı Kâmil, kâmil insan olabilmek için bu iki özelliğin birarada olması gerekir. Cemâl ehli bir insanın, celâl ehli bir mürşitten o madde ve mânâyı alması lâzım.

Bu kavramları okuyucularımız için biraz açıklayabilir misiniz?

Cemâl kelimesi, Allah'ın sonsuz güzelliği anlamına gelir. Yoklukta ve hiçlikte tezahür eden bir güzelliktir. Bu Mevlâna'nın özelliği idi. Mevlâna yoktu zaten, Şems'in karşısında yok oldu. Yani kendisini tamamen ona açtı ve hocasından alması gereken her şeyi aksettirdi, o yokluğun üzerine. İşte yoklukta güzelliğin tecellisine biz Cemâl diyoruz. Bu güzelliğin zuhur, başlangıç, kaynak noktasına, enerji gibi ortaya çıkışına da Celâl diyoruz. Bu özellik Şems'de vardı. Mevlâna'yı yok etti ve yeniden varetti. İşte böyle bakılınca Mevlâna, Allah'la irtibatlı olarak bütün bildiklerini Şems'de gördü ve yaşadı diyebiliyoruz. Mevlâna daha önce görmüyordu, Şems'de gördü ve yaşadı. Daha önce biliyordu sadece. Onun için öğretmensiz Allah'a varmak mümkün değildir. Her şeyi bilebilirsiniz, her noktada en üstün yere varmış olabilirsiniz ama öğretmen olmadığı zaman yokolamazsınız. Yokolamayınca göremezsiniz, göremeyince bilgi olarak kalır. Acaba anlatabiliyor muyum söylemek istediklerimi?

Dolayısıyla Hz. Şems'in mânâsında muazzam bir Celâl var. O göstermek üzere gelmiş, bildirmek üzere o vazifeyle gelmiş. Biliyorsunuz Allah'ın çeşitli tecellileri var, işte bu tarz bir tecelli sarsar, yakar, yıkar, yokeder, yeniden vareder.

Bu genellikle Mürşid-i Kâmil'de ki tecellidir. Meselâ Abdülkadir Geylâni bir bakışıyla, nazarıyla yokedermiş karşısındaki insanı. Yani ilmi nazarla karşısındaki gönlün içine aksettirirmiş. Böylesine bir tecelli var Hz. Şems'de ve bunu başkasına gösterme hakkı da yok. Allah yasaklamış, sadece Mevlâna'ya gösterecek bu mânâyı ve bu uğurda da başını verecek, o vaziveyle gelmiş. Şems'de öylesine deli-dolu bir oluşum var ki bunun anlaşılabilmesi de çok zor. Çünkü o andaki tecelliye göre konuşuyor. O andaki tecelli de yokolmak lâzım ki, o tecelliyi hissedip ne demek istediğini tam olarak anlayabilmek için. Nesiller boyunca da pek anlaşılamamış Mevlâna ve Şems ilişkisi bu nedenle. İnsanlar ancak kendi bildikleri kalıplar içine oturtarak kavramaya çalışmışlar. O da onların hakkıdır tabii.

Makalat adlı eseri de, kendisinin yazdığı bir eser değil, çünkü oturup kitap yazacak bir Sultan değil. O andaki tecelliye göre yaptığı konuşmalardan huzurda bulunanların kaleme almış olduğu şekliyle toparlanmış bir eser.

Bütün bunlara rağmen Şems gidiyor. Bundan sonra Mevlana'nın büyük özlemi ve yanışı giriyor devreye. Neden gitti Şems sizce?

Asıl neden planın böyle oluşu idi. Hz. Mevlâna Şems'de Allah'ı gördü. Şems orada kalsaydı varlık olarak, Hz. Mevlâna, Şems'de gördüğünü Allah zannedecekti. Şems aradan çekilince Mevlâna gördüğü hakikatin kendindeki hakikat olduğunu anladı ve kendi mânâsını hissetti, gördü. Bunu Şems gitmeden de yapabilirdi elbette ama Şems, Allah'a söz vermişti gitmek için, başvermek için.

Hz. Mevlâna, Şems'den sonra Maşûk oldu. Yani herkes onda görmeye başladı. Sevilen haline geldi. Tıpkı Hz. Muhammed'in Miraç'dan evvel aşık, Miraç'tan sonra Maşûk oluşu gibi. Hz. Şems'in bu hakikati yayma izni yoktu, Hz. Mevlâna'nın ise bu hakikati yayma izni vardı. Şöyle diyordu: "Hepimiz aynı mumuz ama ben mecburen biraz yükselmek zorundayım, etrafı daha yukarıdan aydınlatmam emredildi."

Şems ile Mevlâna ilişkisinde hangisinin mürit, hangisinin mürşit olduğu bu açıdan bakılırsa biraz karışıyor. Çünkü mürit durumunda Hz. Mevlâna gibi bir şahsiyet var. Böyle de değil ilişki, bana sorarsanız Mevlâna ile Şems diye iki kişi de yoktu. Onlar bir hakikatin iki yüzüydüler. Biri Cemâl, diğeri Celâl. Ya da şöyle söyleyeyim bir fen'ci olarak aynı enerjinin iki farklı görüntüsü olarak düşünülebilir. Biri kinetik enerji, diğeri potansiyel enerji. Şems'in enerjisi kinetik, Mevlâna'nın enerjisi potansiyel enerjidir. Sonrasında Mevlâna kinetik enerji durumuna geçmiş ve tüm insanlık potansiyel enerji olarak onun enerjisini yüklenmiştir.

Sevgi nedir? İlâhi Aşk nedir? size göre. Okuyucularımız için kısaca söz edebilir misiniz bu kavramlardan?

Karşınızdaki insanda Allah'ın tecellisini gördüğünüz zaman duyduğunuz hisse "AŞK" denir. Bu kişiye karşı değil, Allah'a duyulan aşktır. Tecelliye duyulan hisse aşk denir. O tecelliyi taşıdığı için kişiye duyulan hisse de sevgi denir.

İnsanlar birbirlerine aşık oldukları zaman da aslında bir mânâya aşık olurlar. İşte o mânânın peşinden gidersek hemen, çabucak vazgeçemeyiz aşkımızdan ve o devam edip gider. Ama sadece karşımızdaki kişinin bir özelliğine aşık olup, diğer özelliklerini tanıyınca ondan vazgeçersek o zaten aşk değildir, kendimizi sevmektir. O halde demek ki mânâ aşk oluyor, madde aşk olmuyor.

Mevlâna aşkı Şems'in mânâsında Allah'ı bularak yaşadı. Vücudunda değil. Ancak hakiki öğretmeni bulmuş olanlar bunu anlayabilirler. Vücudunu sevmiş olsaydı onun adı aşk olmayacaktı. Mevlâna da Mevlâna olmayacaktı. Onun için bugün kim kimin vücuduna hayransa veya ondaki ilme, bilgiye hayransa, ondaki hakikate hayran değilse onun adına aşk denmez. Cezbe olabilir, ihtiras olabilir yahut kendisine dönük olan sevgi olabilir.

Mevlâna'yı, Mevlâna yapan; Şems'in hakikatinde Allah'ın mânâsını görmektir. Görmese idi Mevlâna olamazdı. Tabii bunu yaşamayan insana da bunu anlatmak çok zor.

"Güneş battıysa ne oldu? Ay çıkar. Ay batarsa da ne olur? Yıldız var ya" ifadesinde bu tecellinin farklı görünüşlerinden mi söz ediyor Hz. Mevlâna?

Tam tecelli olarak Şems'i görmüş, tecelliden akseden mânâ olarak Zerkubi'yi görmüş. Yıldız olarak da Selâhattin'i görmüş, gece karanlıkta kaldığınızda hangi yıldıza bakarsanız size yolu buldurur anlamında. Aslında kendi mânâsının üç farklı mânâda tecellisini görmüş. Allah'ın hakikatini Maşûk'ta, Aşık'ta, Aşığı Anlatan Veli'de görmüş. Kendisi de Mesnevi'de bunu anlatır zaten, Cem-ü Cem Makamı'dır. Yaratılmış da görmek, nebide görmek ve Allah'ta görmek. Bu üç mânâyı aynı anda taşımak ancak Evliya'nın işidir. Herkeste Allah'ı görmek, bu mânâyla halka hizmet etmek anlamına gelir. Artık Maşûk olmuş demektir.

Şems'in ölümüyle ilgili olarak gerek Mevlâna'yı sevip onu Şems'le paylaşmaktan kıskanan, Mevlâna'dan mahrum kaldıklarını düşünen Konya ahalisinden bazı kimselerin, gerekse; aynı hissiyatı paylaşan oğlu Alaaddin'in bir komplo düzenledikleri yazılır ve anlatılır. Üstelik Mevlâna'nın evlâtlık olarak evinde yetiştirdiği kızı Kimya Hatun'u, Şems'le evlendirmesini Alaaddin hazmedememiştir. Çünkü içten içe kendisi de Kimya Hatun'u sevmektedir. Bu nedenlerle Şems öldürülmüştür şeklindeki yorumlar hakkında sizin düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Ben, bu konuda çok dedikodu yapıldığını düşünüyorum. Bir kıskançlık olduğu muhakkak. Kıskançlık, insana çok zarar veren bir duygu. Benim görüşüm Alaaddin Çelebi, Kimya Hatun'dan daha çok babasını kıskandı Şems'den. Babasının, sevgisini, aşkını Şems'le paylaşmasını kıskandı. Mevlâna Hazretleri'ne çok ağır gelmiştir Şems'in kıskanılması.

Hattâ, oğlu öldüğünde cenaze namazını kendisinin değil bir başkasının kıldırdığı yazılır.

Benim çok iyi bildiğim bir şey varsa ne olduğu tam belli değil. Zaten manevi açıdan da doğrusu budur.

Ehli Beyt olduğu için aleyhinde konuşmak da çok doğru gelmiyor bana. Sonradan oğlunu affettiğini biliyoruz. "Senin gibiler olmasa..." diye oğlunu kastederek söylediği sözler var. Amerikalı bir dostumuz Profesör Lewis bu konunun uzmanı ve çok büyük araştırmaları var konuya ilişkin, fakat sonuç yok. Şu muhakkak ki, Şems'in yokolması gerekiyordu. İster kaybolsun, ister ölsün ne şekilde olursa olsun. Vakit gelmişti. Mevlâna'nın hakikati artık kendisinin görmesi gerekiyordu. Bence, buradaki en önemli şahsiyetlerden biri de Kimya Hatun, maalesef çok yanlış yorumlar var hakkında.

Hz. Muhammed, nasıl Hz. Fatma'yı gördüğünde ayağa kalkıyorsa, Peygamber Efendimiz'in nasıl Hz. Fatma'ya itibarı varsa Müslüman kadınların aşkı olduğu için, Mevlâna'nın da Kimya Hatun'a o şekilde itibarı vardır. Öylesine güzel bir manevi insandı. O, manevi hakikatini Şems'de buldu. Şems'de bulduğu içindir ki, çok aşık oldu kocasına. Ona tam sahip olamamanın aşkıyla hastalandı ve öldü bence. Çünkü Allah sevgilileri tam ele geçirilmezler, onlar herkesin aşkıdırlar ve kendileri Allah'a aşıktırlar. Mutlaka çok sevmiştir Kimya Hatun'u Şems, onda da O'nun tecellisini görmüştür ama Allah'a aşıktır fazlasıyla.

Kimya Hatun, Mevlâna ve Şems'in birbirlerindeki hakikate, aşkına da çok fazla şahit oluyor, belki de bu kadar şahit olmaması gerekiyordu, önemli olan kendisinin de çok değerli bir şahsiyet oluşudur.

Sultan Veled de öyleydi. Hakikati görmüş, bilmiş, yaşamış çok büyük bir Sultan'dı. Zerkubi'nin kızıyla evlendi biliyorsunuz, o birlikte de bir muazzam beraberlik var. Buralardan başlayarak kök salıyor Mevlevilik zaten. Ondan sonra Çelebiler geliyorlar. Bir çoğu çok mübarek. Ben, hayatımda çok mürşit ailesi tanıdım ama hâlâ Mevlâna ailesi kadar Mevlâna'ya lâyık bir aile görmedim. Çok seviyorum Selahattin ve Esin Çelebi'yi. O kadar açan, paylaştıran, hizmet edene hizmetçilik eden bir aile ki, kendilerini hep geri planda tutarak sadece hizmet ediyorlar. Bu çok mühim bir özellik, herkes yapamaz. Beden, bize ait değil; herkese ait demekle, Peygamber'in Allah aşkını yaşatıyorlar. Halbuki pek çok aile paylaşamaz, sahip çıkar, itimat etmez. İnşallah bunu yazarsınız, bunu yazmanızı çok isterim, çok önemli çünkü çok yanlış yapan aileler var. Onlara da örnek teşkil etmesi açısından.

Mevlâna'nın, "Önce nebatattandım, sonra bitki oldum, sonra hayvan, daha sonra insan. Ta ki melek oluncaya kadar" diye başlayan sözleri var biliyorsunuz. Buradan yola çıkarak Mevlâna ve Reenkarnasyon hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Benim görüşüm, burada ruhun dünyaya gelmeden önce geçirdiği safhalardan söz ediyor. Daha sonra insan olarak dünyaya geliyor ruh. Siz, Refet Bey ekolünden geldiğiniz için reenkarnasyon düşüncesine inanıyorsunuz sanıyorum.

Evet. Ben, Mevlâna'nın da burada reenkarnasyonu kastettiğini düşünüyorum açıkça.

Reenkarnasyon, bizim her an yaşadığımız bir şey. Allah indinde zaman ve mekân düşüncesi yoktur. Allah'ın gözünde, önce ve sonra yoktur zaten. Tekâmül her an olan bir şey, bir durumdan diğerine geçiyoruz sürekli. Ben bu düşünceyi reddediyorum veya kabul ediyorum diye kesin çizgiler her zaman, her şeyde abestir. Ben böyle bakıyorum acizane.

Bu olmaz!.. Bu var!.. Bu yok!.. Böyle bir şey olamaz. Bu sizin nasıl anladığınıza, idrak ettiğinize bağlı. Ama benim emin olduğum bir şey varsa, ben her an ölüyorum ve yeniden doğuyorum. Hay ve Hu meselesi. Hay, nefes alışımızdır. Allah, her nefes alışımızda bize kendi nefesinden üfler ve bu nefes bütün vücudumuza dağılır. Eğer biz bu süreyi Allah'la doldurabilirsek, ona yönelik olarak geçirebilirsek bu nefes Hu'ya dönüşür. Hay'dan gelir, Hu'ya gider aslında bu demek ama bizler maalesef Hay'dan alıp, Haybe'ye gönderiyoruz nefeslerimizi. Çünkü çoğumuz o anı nefretle, kızgınlıkla, kinle geçiriyoruz. Benim inancım budur. Bir daha dünyaya dönülüp dönülmediğini bilmiyorum açıkçası, merak da etmedim. Fakat ölümden sonra öteki âlemde yaşamın devam ettiğini biliyoruz.

Çok teşekkür ediyorum değerli görüşlerinize bu yıl ilk defa bir "Şems Sempozyumu" yapılıyor Aralık Ayı'nda. Bu haberi almak hepimizi çok mutlu etti. Bu konudaki çalışmalarınız hakkında bizleri bilgilendirebilir misiniz?

İlk defa düzenlendiği doğrudur. 2009 Aralık Ayı'nda 2 gün İstanbul'da, 1 gün Konya'da olmak üzere düzenlenecek. Belediye ile ortak yapacağımız bir faaliyet.

Bu arada bir eleştiriye de cevap vermek istiyorum. Şems'i gündeme getirmek ikilik yapmaktır dediler. Benim görüşüme göre, Mevlâna'nın yaşamını bu kadar derinden etkilemiş bir insanı, anlamak-anlatmak daha yakından tanımak için gereklidir.

Ayrıca Sultan Veled'i de daha yakından tanımak gerekir, Mevlâna'yı daha iyi anlatabilmek için. Onun çeşitli görünümlerini tanımak onu anlamanın en iyi yollarından biridir. Hz. Şems, zaten hakikatidir Mevlâna'nın. Hiçbir farkı yoktur ondan. Daha sonra ise Mevlâna'nın üzerine etki eden öğretmenleri bir bir tanımak gerekir. Meselâ Feridettin Attar, Türkiye'de çok iyi tanınmıyor. Halbuki Mevlâna üzerinde çok büyük etkileri var. Bir de Ahmet Gazali var tabii. İmam-ı Gazali'nin kardeşidir. Aşk ehli bir sultandır, Mevlâna'yı çok etkilemiştir. Okudukça çok tesir yaratan, etki eden bir kitabı vardır. Mevlâna'nın kendisini anlamanın ve anlatmanın en güzel yolu, onun öğretmenini anlatmaktır. Mevlâna Hazretleri yaşasaydı bu yolu tercih ederdi diye düşünüyorum ben, o bakımdan da bunu bir boyun borcu bir vazife gibi düşünüyorum. Şunu da gizli saklı değil, açık açık söyleyeyim ki bugüne kadar böyle bir şeyin yapılmamasını izin verilmemiş olmasına da bağlıyorum ben. Şems'in açıkça tanıtılmasına şimdi izin çıktığını düşünüyorum. Çok yalvardım, dua ettim, Şems'in kendisinden de izin istedim bu konuda. Sadece Türkiye'de değil, Mart'ta Azerbaycan'da yapılacak bu sempozyum. Kasım'da Almanya'da sonra Hollanda'da yapılacak. Dolayısıyla her yerden talep var. Şems Sempozyumu'na. İnşallah İran'a ve Tebriz'e de gitmek nasip olur.

Şems'in hakikati, kişiliği, öğretileri, nasıl bir mürşit olduğu, nasıl eğittiği gelecek gündeme. "Makalat" gelecek. Çok gizli kalmış bir kitap pek açılmadı. Gelecek olan profesörlerden biri Makalat'ı tercüme eden profesör. Çeşitli dinlerden ağızlardan, görüşlerden yararlanılacak zengin bir bakış açısıyla anlatılacak Şems. Çeşitli ülkelerden 14 profesör katılacak, konusunda uzman olmuş kimseler bunlar. Böylelikle onu daha iyi anlatabileceğimizi umuyoruz. Bizim de acizane çalışmalarımız olacak tabii ki tam tarihini ve yerini basından duyuracağız ama ne zaman isterseniz bizi arayıp öğrenebilirsiniz belli olduğunda.

Çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum, sizi yürekten kutluyorum böyle bir çalışmaya öncülük ettiğiniz için. Sizin sohbetlerinizden, konuşma ve çalışmalarınızdan derlenmiş kitaplarınız var, isterseniz kısaca bunlardan da söz edelim okuyucularımıza bu güzel sohbetten sonra mutlaka alıp, okumak isteyenler olacaktır diye düşünüyorum.

Evet, birkaç önemli çalışmam var bu konuda öncelikle onu söyleyeyim. "Ey İnsan" Nefes Yayınları'ndan çıkmıştır. Nefes Yayınları bize aittir. Bu benim derlediğim bir "Yasin-i Şerif Şerhidir" 100 küsur kitaptan bütün kâmil insanların "Yasin-i Şerif'le" ilgili yorumlarını bulduk. Ben onları birleştirdim. Akademik bir çalışmadır, on yılı aşkın bir süreyi aldı. Şimdi "Bakara Sûresi" için aynı çalışmayı yapıyoruz. On ayeti üç yüz sayfalık bir kitap oldu. İnsanların düşünce ve idrâklerini açmak, gelecek nesillere de ışık tutmak gayesiyle yapıyoruz bu çalışmaları. Bir başlangıç kitabıdır yolu açacaktır diye düşünüyorum.

"Dinle" yine Nefes Yayıncılıktan radyo konuşmalarımın bir kısmından oluşan bir kitap. "Kenan Rufâî ile Aşka Yolculuk" ise benim ilk çıkardığım kitap. Çok sevgili dostum Sayın Sadık Yalnısuçanlar'ın benimle yaptığı sohbetlerden derlediği bir kitap. Sufi Yayınları'ndan çıktı. Hocam Kenan Rufâî'yi, hocamla olan ilişkimi, annemi anlattığım kitaptır.

Cemalnur Hanım size çok teşekkür ediyorum. Çok güzel bir sohbet oldu ama daha size sormak istediğimiz pek çok soru var dağarcığımızda. İnşallah tekrar bir araya gelip onları da konuşur, sizin engin bilgi ve tecrübelerinizden, güzel gönlünüzden akanları paylaşırız okuyucularımızla beraber.

İnşallah. Ben de çok teşekkür ediyorum. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Sevgili okuyucularınıza selâm ve hürmetlerimi iletiyorum.

 

Sevgi Dünyası Dergisi

 

 

CEMALNUR SARGUT KİMDİR?

3 Kasım 1952 İstanbul doğumludur. Kardeşi Asuman Sargut ile birlikte, Annesi Meşkûre Sargut hanımefendinin manevi terbiyesi ve babası Ömer Faruk Sargut Bey'in engin kültürü ile yoğrulmuştur. Sürekli maddi ve manevi eğitim alarak yetiştirilmiştir. Kadıköy Kız Koleji'nden mezun olduktan sonra mühendis olmak üzere Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi Kimya Fakültesi'ne devam etmiştir. Mezuniyetinden sonra 2 sene Güneş Koleji'nde, daha sonra Üsküdar Cumhuriyet Lisesi'nde tam 18 sene kimya öğretmeni olarak görev yapmış, sayısız öğrenciyi kendisine verilen maddi ve manevi ilimlerle donatmış, bilimin onları nasıl hakikate götüreceğini anlatmıştır, öğretmiştir.

Çok küçük yaşlarından beri hem annesinden, hem de Sâmiha Ayverdi Hanımefendi'den aldığı manevi eğitim ve irşada ilave olarak, lise ve üniversite çağlarında Eflâtun'dan Sokrat'a, Nitche'den Shapenhauer'a, Pisagor'dan Buda'ya çok sayıda doğulu ve batılı felsefecinin ve mutasavvıfın hayatını ve felsefi öğretilerini incelemiştir. Hocalarının hocası Kenan Rufâi Hazretleri'nin: "... onlarda da hakikat payı olduğu için bir kenara itemeyiz. İşte onun içindir ki biz de geçmiş devir tasavvuflarından bahsetmekte bulunuyoruz..." dediği gibi. Nihayetinde fikrî çalışma sahası olarak İslâm Tasavvufu'nda karar kılmıştır.

Hayri Bilecik Bey'den, Kuran dersleri almış, Nermin Suner Pekin Hanımefendi ile de uzun yıllar Mesnevi ve Kuran üzerine mukayese çalışmaları yapmıştır. 25 yılı aşkın süredir, İslâm Tarihinin altın sayfaları olan ve kitleleri peşinden sürükleyen büyük İslâm Mutasavvıflarından Hz. Ahmed-er Rufâi, Hz. Ken'an Riuâi ve Hz. Mevlâna Celâleddin Rumi başta olmak üzere, Hz. İbn-i Arabi, Hz. Mısrî Niyazi, Hz. Şibli, Hz. Konevi ve Hz. Cilli hakkında inceleme ve araştırma faaliyetlerine devam etmektedir.

25 yıl boyunca kâh sohbetler adı altında, kâh radyolardan yaptığı konuşmalarda, kâh ise Avrupa'da, Amerika'da ve ülkemizde katıldığı seminer, panel ve festivallerde anlatmıştır.

Bunların arasında Amerika'da, Duke Üniversitesi'nde ve Kuzey Carolina Üniversitesi'nde İslâm konusunda verdiği dersler, ayrıca 2000 yılında Kuzey Carolina'da 2001 yılında New York'ta ve 2002 yılında yine Kuzey Carolina'da düzenlenen Mevlâna festivallerine konuşmacı olarak katılması ve katıldığı televizyon programları sayılabilir.

Özellikle Avrupa'da yaptığı konuşmalar, Cemalnur Sargut Hanımefendi'nin bütün dinleri ve inanışları kucaklayan evrensel çağrısını 21. yüzyılda da yineler niteliktedir. Almanya'nın Frankfurt şehrinde Frau Liebe (Kutsal Kadın) Kilisesi'nde 2002 yılının Mayıs Ayı'nda yaptığı "Hz. Yusuf" konulu, aynı yılın Kasım Ayı'nda yaptığı "Hz. Meryem" konulu konferanslar dinleyenlere bunca yıldır özledikleri birliğin atmosferinde derin bir nefes aldırmıştır. Frankfurt'ta verdiği "İslâm'da Tasavvuf" konulu konferansında bu birliğin cezbedici çağrısı ayakta alkışlanmıştır.

Kendisi ayrıca Frankfurt Üniversitesi İlâhiyat Bölümü doktora talebelerine "Tasavvuf'ta Hz. Adem" konulu bir ders vermiştir.

Cemalnur Sargut Hanımefendi halen Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi Başkanıdır. Ülkemizde çeşitli radyo ve televizyon programlarına halen katılmakta olup paneller ve seminerler düzenlemeye devam etmektedir.

 

 

 

Bu Ropörtaj 15809 defa okundu.
Diğer Röportaj Başlıkları
Ö. Tuğrul İnançer ile Söyleşi 03.06.2013
Mahmud Erol Kılıç ile söyleşi 30.12.2012
Bilal Kemikli ile Tasavvuf ve Şiir Üzerine Söyleşi 20.09.2012
H. Nur Artıran ile Bayram üzerine 21.08.2012
Ömer Tuğrul İnançer ile 31.07.2012
Mehmet Fatih Çıtlak ile... 24.05.2012
MEHMET DEMİRCİ İLE... 15.05.2012
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.04.2012
Cemalnur Sargut ile söyleşi 09.03.2012
Emin Işık Dede ile bir Röportaj... 28.12.2011
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ile... 04.10.2011
MUHSİN İLYAS SUBAŞI İLE RÖPORTAJ: 13.06.2011
Prof. Dr. Cihan Okuyucu ile Ropörtaj 13.04.2011
MAHMUD EROL KILIÇ ile 05.01.2011
Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler 13.12.2010
Prof. Dr. Dilaver Gürer ile Mülakât 15.09.2010
H. Nur Artıran ile Ropörtaj 23.07.2010
Mehmet Fatih Çıtlak ile Edeb üzerine Mülakât 13.06.2010
EMİN IŞIK HOCA İLE TASAVVUF VE MEVLEVİLİK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ 24.04.2010
İsmail Güleç ile Mesnevi Üzerine... 24.03.2010
İbrahim Gamard ile 18.02.2010
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU ile bir mülâkat 22.01.2010
Postnişin Mustafa Holat ile Ropörtaj... 14.12.2009
Savaş Ş. Barkçin’le Ropörtaj 05.11.2009
Dr. Safi ARPAGUŞ ile... 01.10.2009
Prof. Dr. Mehdi Aminrazavi ile 18.08.2009
Ö. Tuğrul İnançer ile... 11.04.2009
Mahmud Erol Kılıç ile... 06.03.2009
Nur Artıran ile Söyleşi 15.01.2009
Seyid Hüseyin Nasr İle Mevlana Üzerine Söyleşi 19.12.2008
Üftâde Sempozyumu
Mehmet Demirci
Hz. Muhammed (s.a.v.) 'den Özür...
Muhsin İlyas Subaşı
GERÇEK VE SAHTE DİN REHBERLERİ
Misafir Yazar
Beş Duyu ile Yetinmek
M. Sait Karaçorlu
Hüdhüd ile karga arasındaki kavga
İsmail Güleç
MESNEVÎ HİKÂYELERİ
Adnan K.İsmailoğlu
CELALEDDİN ÇELEBİ (II)
Lokman D. Solmaz
Sufi ve Tasavvuf
Cemalnur Sargut
KİMİN MÜRŞİDİ YOKSA
Mahmut Erol Kılıç
Hz. Mevlâna'yı yadediyoruz
Bilal Kemikli
MEVLANA DOSTLARINA TARİHLER-I
İsmail Yakıt
Bir zamanlar adalet deyince
Cuma Mektupları
MESNEVÎ HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Nuri Şimşekler
Sahte Şeyhler
Editör'den
Derviş...
Mehmet Fatih
Dünyanın düğünü var
H. Nur Artıran
İSLAM TASAVVUFU - Soru ve Cevaplar
Editör'ün Seçimi
MEVLÂNA'YA GÖRE HZ. MUHAMMED (SAV)
Yakup Şafak
Anasayfa | Hakkımızda | Site Haritası | İletişim | E-mail
Semazen.net'in resmi web sitesidir.
Web sitemizin dışında farklı sitelere yönlendiren linklerin içeriklerinden Semazen.net sorumlu tutulamaz.
Copyright © 2005, Tüm Hakları Saklıdır.
Sayfa oluşturma zamanı: 0.0331 sn.
Programlama: CMBilişim Teknolojileri Görsel Tasarım: Capitol Medya